George Orwell’in Hayvan Çiftliği’nde Sömürgeci Söylem

George Orwell'in 1943 yılının sonlarında yazmaya başlayıp 1944 yılının başlarında tamamladığı “Animal Farm” (Hayvan Çiftliği) adlı eseri, bilindiği gibi, ilkin 1945 yılında yayınlanmıştır. Yazarın bu ünlü siyasal fablı o günden bu yana Türkçe dahil birçok dile çevrilerek sayısız baskı yapmış, dünyanın her yanında sevilerek okunmuştur. Kitapta geçen, 'Bazıları diğerlerinden daha eşittir' sözü edebiyat alanıyla sınırlı kalmamış, günlük dile geçerek, kitabı ve yazarı bilmeyen kişilerce bile yaygın biçimde kullanılmaya başlanmıştır.

George Orwell'in bu siyasal hicvi edebiyatın toplumla, toplumsal ideoloji ve söylemlerle etkileşimi açısından sık sık değerlendirilmiş, Hayvan Çiftliği'ne ilişkin egemen yargı, 'özgürlük ve eşitlik savaşımına ihaneti ele alan ve totaliter düzeni eleştiren bir eser' şeklinde olmuştur. Ben yazımda bu yargının temelsiz kaldığını; aksine, George Orwell'in, eserinde, çözülmenin eşiğindeki İngiliz sömürge imparatorluğunu kurtarmaya çalışan egemen sömürgeci ideolojiden derin biçimde etkilendiğini, sömürgeci söylemin bir savunusunu ortaya koyduğunu göstermeye çalışacağım. Bu amaçla, yazar hakkında kısaca bilgi verip Hayvan Çiftliği'nin hangi bağlamda yazıldığı üzerinde durduktan sonra eserin çözümlemesine geçeceğim.

Asıl adı Eric Arthur Blair olan George Orwell, Hindistan sömürge yönetiminde görevli bir İngiliz ailenin çocuğu olarak 1903 yılında Hindistan’da doğdu. Büyükbabası Hindistan sömürge ordusunda görev yaptıktan sonra rahipliğe geçen bir kişiydi. Anne tarafından büyükbabası ise o dönemde yine Hindistan sömürge yönetiminin bir parçası olan Birmanya'da önce kereste ticaretiyle uğraşmış, daha sonra kendisine bir çiftlik kurarak çeltik üretimi yapmıştı.

Görüldüğü gibi, dededen babadan sömürge yerleşimcisi bir geçmişe sahip olan George Orwell, eğitimini İngiltere’de tamamladıktan sonra Hindistan İmparatorluk Polisi'nde bölge müfettiş yardımcısı oldu. 1922-1928 yılları arasında bu sıfatla Birmanya'da polislik yaptı. Kendi anlatımına göre, bu görevi sırasında sömürgeciliğin ve emperyalizmin kötü şeyler olduğu düşüncesine vardı; yaptığı işten utanmaya başladı ve mümkün olduğu kadar kısa bir sürede görevden ayrılması gerektiğine karar verdi [Orwell-1968:I, 236]. Ne var ki, Orwell, kuramsal olarak sömürgecilikten nefret ederken bile, pratikte, sömürge yönetimine karşı koyarak günlük görevi sırasında kendisine ister istemez zorluk çıkaran yerli halka karşı öfke duymaktan kendisini alamadığını da açık kalplilikle belirtiyordu [Williams-1971:3].

Orwell, 1928 yılında polislikten istifa etti. Zaten çocukluğundan beri yazar olmak istiyordu. Artık ekmeğini yazar olarak kazanma vakti gelmişti. Londra'nın yoksul kesiminde kendisine ucuz bir oda tuttu. Yoksul ve toplum dışına itilmiş insanlar arasına karıştı. Paris’te bulaşıkçılık yaptı. Bu dönemdeki gözlemlerini dile getiren ilk kitabı Down and Out in Paris and London (Paris ve Londra'da Perperişan) 1933'te yayınlandı. Ertesi yıl ilk romanı Birmanya Günleri (Burmese Days) çıktı. Yavaş yavaş kendine özgü bir sosyalizmi benimseyen Orwell, bununla birlikte, İngiltere'deki örgütlü sosyalist hareketten uzak duruyor ve bu hareketi sert bir dille eleştiriyordu. Ocak 1937'de Cumhuriyetçiler safında İspanya iç savaşına katılarak kralcı faşistlere karşı savaştı. Farklı görüşlerdeki Cumhuriyetçiler arasında çıkan çatışmada komünistlere karşı tavır aldı. İçinde bulunduğu grup yasadışı ilan edilince Haziran 1937'de İspanya'dan ayrılarak Fransa üzerinden İngiltere’ye döndü. İspanya deneyimini anlatan Katalonya'ya Selam (Homage to Catalonia) adlı eseri 1938'de yayınlandı. Bu kitabıyla, zaten hep uzak durduğu geleneksel sol çevrelerden kesin olarak koptu ve siyasal alanda açıkça komünizm düşmanı bir çizgiye geldi [Williams-1971:8].

İkinci Dünya Savaşı başlayınca BBC'nin Hindistan yayınları bölümünün başına getirildi. Savaş ortamını fırsat bilerek İngiliz sömürge yönetimine son vermek için bağımsızlık savaşımını yoğunlaştıran Hindistan yurtseverlerine karşı, İngiltere adına propaganda yürüttü. Daha sonraları belirttiğine göre, 'bozguncu' olarak tanımladığı gruplara karşı canla başla savaşım verirken Hindistan'a yönelik propagandayı yine de kendince 'makul sınırlar içinde' tutmaya çalışıyordu [Williams-1971:66].

Almanya, İtalya ve Japonya'dan oluşan faşist mihver devletleri ile İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği'nden oluşan müttefikler cephesi arasındaki savaşın en yoğun biçimde devam ettiği bir sırada (daha önce belirttiğim gibi, 1943 yılı sonlarında, tam tarihiyle söyleyeyim, Kasım ayında) Orwell, Hayvan Çiftliği'ni yazmaya koyuldu. Komünizmin insanlık için en büyük tehdit kaynağı olduğunu düşünüyordu. İleride kitabın Ukrayna dilindeki baskısına yazdığı önsözde (Mart 1947) belirteceği gibi, 'son on yıldan beri Sovyet efsanesinin yıkılması gerektiğine inanıyordu' ve 'İspanya'dan döndükten sonra Sovyet efsanesini herkesin kolayca anlayabileceği ve başka dillere kolayca çevrilebilecek bir öyküyle teşhir etmeyi düşünmüştü' [Orwell-1968:III,404 vd.].

Kitabını hemen yayınlatmak isteyen Orwell, bu isteğine anında ulaşamadı. Çünkü, faşizme karşı savaş devam ediyordu ve kitabın komünistleri rencide ederek Sovyetler Birliği ile kurulmuş olan cepheye zarar vereceğinden korkan yayıncılar başlangıçta kitabı yayınlamayı reddettiler. Kitap ancak İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği, Soğuk Savaş’ın ilk belirtilerinin ortaya çıktığı, ABD ve İngiltere'nin Sovyetler Birliği ile ilişkilerinin bozulmaya yüz tuttuğu bir sırada, Ağustos 1945'te yayınlandı. Soğuk Savaş havası yerleştikçe kitap büyük bir başarı kazandı ve art arda dünyanın çeşitli dillerine çevrildi (Bu arada, kitabın Halide Edib Adıvar tarafından yapılan ilk Türkçe çevirisinin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1954 yılında yayınlandığını belirteyim). Kitap Orwell'e dünya çapında ün ve büyük servet kazandırdı. İngiliz ve Amerikan gizli servisleriyle ilişkiye giren Orwell, onlara tehlikeli eğilimler taşıdığını düşündüğü muhalif aydınların bir listesini sundu [Saunders-1999:298-301]. Hayvan Çiftliği ve ardından yazdığı 1984 kitabı ile bu kitaplardan yararlanılarak yapılan filmler, Soğuk Savaş'ın kültür alanındaki en büyük operasyonlarından biri olarak Amerikan Merkezî İstihbarat Teşkilatı CIA'nın desteğiyle bütün dünyaya dağıtıldı. [Saunders-1999:293-298] George Orwell, 21 Ocak 1950'de öldü.

Şimdi, Hayvan Çiftliği'nin kendisine, yazarın 'herkesin kolayca anlayabileceği ve başka dillere kolayca çevrilebilecek' ünlü öyküsüne geçelim. Öyküyü hepiniz biliyorsunuzdur: İngiltere'de Jones adlı bir beyin çiftliğinde yaşayan bütün hayvanlar, ihtiyar Major adındaki zeki ve saygın bir domuzun Hayvanizm adlı öğretisinden etkilenerek birleşirler ve isyan ederler. Hayvanizm ilkelerine göre, insanlar sömürücüdür; ürün vermeden yiyen tek yaratık onlardır. Halide Edib'in Türkçesi ile aktarıyorum: 'İnsan süt vermez, yumurtlamaz, tavşan tutabilecek kadar hızlı koşamaz, hayvan gibi çift sürmeye takati yoktur. Fakat gene de insan bütün hayvanların hakimidir. Hayvanları o çalıştırır, onları ancak açlıktan ölmeyecek kadar doyurur, gerisini kendisine saklar. Yeri süren bizim emeğimiz, toprağa bereket veren bizim gübremizdir, fakat bütün bunlara rağmen, hiçbirimizin, sırtımızdaki deriden başka bir şeyimiz yoktur. ... İnsanı ortadan kaldırın, emeğimizin mahsulü bizim olur, bir gecede hür ve zengin oluruz. ... İnsan size insanlarla hayvanların menfaati müşterektir, birinin refahı ötekinin refahına bağlıdır derse kulak vermeyin. Hepsi yalandır. İnsan, kendininkinden başka hiçbir mahlûkun menfaatini gözetmez. Hayvanlar arasında tam bir birlik, mücadelede tam bir beraberlik olmalıdır. Bütün insanlar düşman, bütün hayvanlar yoldaştır. ... İnsanın bütün âdetleri kötüdür. Bütün bunların fevkinde [üzerinde] olan şey, hiçbir hayvanın kendi cinsine zulmetmemek mecburiyetidir. Zayıf veya kavi [güçlü], zeki veya aptal, hepimiz kardeşiz. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldüremez. Bütün hayvanlar müsavidir [eşittir].' [Orwell-1954, 1990:13-17]

İsyan başarıya ulaşır, hayvan devrimi gerçekleşir. Sömürücü insanların mülkiyetindeki çiftliği ele geçiren hayvanlar, başlangıçta hayvan devriminin ilkelerine uygun bir eşitlik toplumu kurarak özgürlüğe kavuşurlar. Ancak bir süre sonra hayvanlar arasında bir kutuplaşma ve kastlaşma meydana gelir. Devrimin önderliğini yapan az sayıdaki zeki domuz, çoğunluğu oluşturan, güçlü kuvvetli ama aptal hayvanları aldatmaya ve sömürmeye başlarlar. Devrim ilkelerine adım adım ihanet ederler. Başka çiftlikleri elinde tutan insanlarla işbirliğine girişirler ve insanların düzeninden çok daha acımasız ve kötü bir düzen kurarlar.

Kısacası, sömürücü insanlara karşı devrim yapan hayvan toplumunun bütün çabaları boşa gitmiş, gelen gideni aratmış, iyi niyetle başlayan yeni bir toplum kurma düşü bir kâbusla sona ermiştir. Ütopyanın vardığı yer karşı-ütopya olmuştur. Yeryüzü cennetini kurmak isteyenler tastamam bir cehennem yaratmışlardır. Başka bir dünyanın mümkün olduğunu düşünmek, özgürlük ve eşitlik peşinde koşmak, düzeni değiştirmek istemek, direnmek, savaşım vermek boşunadır. Mevcut düzenden başka bir düzen kurmak mümkün değildir. Ortaklaşa eylemle yeni bir dünya kuramayız. Devrim anlamsızdır. Efendiler ve köleler, sömürücüler ve sömürülenler, yönetenler ve yönetilenler hep olacaktır-bundan kaçış yoktur.

Hayvan Çiftliği'nin öyküsü işte budur. George Orwell, öyküsünün esin kaynağını şöyle açıklar: Günlerden bir gün, küçücük bir çocuğun koca bir atı daracık bir patika boyunca sürdüğünü görmüştür. Çocuk taş çatlasa on yaşındadır. At ne zaman geri dönmeye kalksa çocuk elindeki kırbaçla onu istediği yöne götürmektedir. 'Bu sahneyi görünce, birden anladım ki, şayet hayvanlar güçlerinin bilincinde olsalardı, bizler onları asla yönetemezdik; insanlar hayvanları tıpkı zenginlerin proletaryayı sömürdüğü gibi sömürüyorlardı.' [Orwell-1968: III, 406]

Raymond Williams, bu noktada Orwell'in proletaryayı hayvanlara benzetmesindeki hıza dikkat çekerek, bu mecazla yoksul emekçileri hayvanlar gibi güçlü ama bilinçsiz sayan bir anlayışın dışa vurulduğunu belirtir. Hayvanlar nasıl güçlü ama bilinçsizse; yoksullar da aynı şekilde güçlü ama bilinçsizdir. Güçlerinin bilincine varamayacakları için hayvanlar da, emekçiler de sömürülmeye mahkûmdur. Hayvanlar nasıl bilinçlenemezse, emekçiler de bilinçlenemez ve dolayısıyla gerçek bir devrim imkânsızdır [Williams-1971:72-73].

Emekçileri, yoksulları, sade insanları, sokaktakileri insan saymama yaklaşımı, Orwell’in çocukluk ve okul yıllarında edindiği bir niteliktir. Bir efendi, bir sömürgeci olarak yetiştirilmesinin sonucudur. “Çocukluğumun ilk yıllarında, benimkine benzer bütün ailelerin çocuklarının hemen hepsi gibi, ben de ‘sade’ insanları neredeyse insan-altı bir tür sayardım.” [Orwell-1958:127] Aynı şekilde, okul yıllarında “işçi sınıfına mensup kişilerin insan olduğuna ilişkin hiçbir kavram edinmemiştim. Uzaktan baktığımda onlara acırdım, ama ne zaman onların yakınına gelsem, yine onlardan nefret eder, yine onları küçük görürdüm.” [Orwell-1958:142] Sömürge polisliğinden utanmaya başladığı, emperyalizmin kötü bir şey olduğu bilincine vardığı yıllardaki duygu ve düşüncelerini anlatırken ise şöyle diyordu: “Sadece emperyalizmden değil insanın insanı kullaştırmasının her biçiminden kaçmak zorunda olduğumu hissettim. Ezilenlerin arasına karışmak, onlardan biri olmak ve onları ezenlere karşı onlarla aynı tarafta olmak istedim. ... Bu şekilde düşüncelerim İngiliz işçi sınıfına doğru yönelmeye başladı. İşçi sınıfının farkına gerçekten ilk kez varıyordum ve başlangıçta bunun tek bir nedeni vardı: Onların sayesinde kafamda bir benzerlik kurabiliyordum. Birmanya’da Birmanyalılar nasıl adaletsizliğin simgesel kurbanları rolünde idiyseler, İngiltere’de de işçiler adaletsizliğin simgesel kurbanları rolünde idiler.” [Orwell-1958: 149-150]

Görüldüğü gibi, Orwell’in zihniyet dünyasında, ideolojik ve siyasal tutumu bir kutuptan öbür kutba kayarken bile, değişmeyen bir öğe vardır. Sömürge halkları, İngiliz emekçileri, hayvanlar. Bunların hepsi acı çeken kurbanlardır, ama hepsi bilinçsizdir ve bilinçlenme yeteneğinden yoksundur. Düz kurbanlardır hepsi, kendilerini kurtarmaktan acizdirler; onlara sadece acınır.

Bu zihniyet dünyasında bireyler, gruplar, sınıflar ve halklar akılcı/akılcılıktan yoksun, bilinçli/bilinçsiz, uygar/vahşi, özgür ruhlu/köle ruhlu, yönetmeye layık/yönetilmeye mahkûm olarak ikiye bölünür. Mülk sahipleri ile mülksüzler arasındaki sosyo-ekonomik bölünmenin çeşitli düzlemlerde dışa vurumu olan bu ideolojik söylem, dünya çapında proletarya sorunu ile sömürge sorununu yaratmış olan ve bu sorunları çözme yeteneğinden yoksun bulunan burjuva uygarlığının ürünüdür [Cesaire-1950-2000:32].

Hem kendi ülkesinin emekçilerini, hem başka ülkelerin halklarını sömürgeleştiren bu uygarlığın tarihin son sözü olduğu anlayışını dayatma işlevini gören bu söylem, insan eyleminin güçsüzlüğü dogmasını yayar ve gelecek konusunda karamsarlığı pekiştirir. Umudun değil, umutsuzluğun savunuculuğunu yapar. Aijaz Ahmad’ın vurguladığı gibi, Orwell’de bu umutsuzluk bir saplantı halindedir. Bu saplantının temel öğesi, insanların hep birbirlerine ihanet ettiği ve edeceği varsayımıdır [Ahmad-1992:151-158].

Özel bir nedene veya koşula bağlı olmadan, insanın yapısal bir özelliği olarak sunulan bu öğe, Hayvan Çiftliği’nde öykünün temelinde yer alır. Öyküde aydınları simgeleyen domuzlar, devrim ilkelerine ihanet ederler ve halk kitlelerini simgeleyen öbür hayvanları, atları, koyunları, tavukları vb. sömürmeye başlarlar. Bu olgu, metinde yazınsal bir gereklilik olarak ortaya çıkmaz, ideolojik bir önyargı olarak metne dışarıdan dayatılır. Hayvanizm öğretisinin kurucusu ihtiyar Major saygın bir domuz olarak betimlenirken devrimi saptırarak eski düzenden daha kötü bir diktatörlük kuran Napoleon’un niçin böyle bir kötülük yaptığını yazınsal metnin kendi iç gelişiminden anlamak mümkün olmaz. Napoleon’un ihaneti, yazarın metne dıştan bir müdahalesinden ibarettir. Bu müdahalenin halk kitlelerini aydınlara karşı şartlandırmayı amaçlayan ideolojik işlevi açıktır. Orwell, BBC’de çalışırken nasıl Hindistan yurtseverlerini “bozguncu” olarak karalayan propaganda kampanyalarını yürüttüyse, Hayvan Çiftliği’nde de aynı şeyi yapmış olur. Orwell, sömürgeci ideolojisini metnin yazınsal gerçekliğini örseleme pahasına Hayvan Çiftliği’ne dayatır.

Yazarın insanların ortaklaşa eylemi konusunda umutsuzluk aşılama işlevini yerine getirmek amacıyla yarattığı bir başka karakter, Benjamin adlı eşektir. Benjamin, inançsızlığın simgesidir, toplumda hiçbir şeyin değişmeyeceğinden, gelenin gideni aratacağından emindir ve öykünün sonunda, inançlı, çalışkan ve özverili kahraman arkadaşı Boxer adlı at değil, kendisi haklı çıkar.

Bu örneklerden de anlaşılabileceği gibi, Hayvan Çiftliği’ne damgasını vuran söylem, bir özgürlük söylemi değil, özgürlük ve eşitlik savaşımının anlamsız olduğu söylemidir. George Orwell, kitabında, eşitlik, özgürlük, dayanışma değerlerini, insanların ortak eylemleriyle kendi geleceklerini belirleyebilecekleri inancına dayalı özgüven duygusunu yok eden, insanlara umut değil karamsarlık veren bir söylem geliştirmiştir. Sömürgeciliğe karşı ayaklanmanın anlamsız olduğunu, bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik için savaşımın sömürge yönetiminden bile daha kötü sonuçlar doğuracağı iletisini ortaya koymuştur. Edebiyat ve toplum ilişkisi, sanat ve siyaset ilişkisi açısından bakıldığında, Hayvan Çiftliği’nden yükselen ses, sömürge imparatorluklarını korumaya çalışan emperyalistlerin sesidir.

İsmail Kaplan

KAYNAKLAR
Ahmad, Aijaz (1992), In Theory: Classes, Nations, Literatures. London: Verso.
Cesaire, Aime (1950-2000), Discourse on Colonialism. New York: Monthly Review Press.
Orwell, George (1954-1990), Hayvan Çiftliği. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.
Orwell, George (1958), The Road to Wigan Pier. New York: Harcourt.
Orwell, George (1968), Collected Essays, Journalism and Letters of George Orwell. Four volumes, edited by Sonia Orwell and Ian Angus. New York: Harcourt.
Saunders, Frances Stonor (1999), The Cultural Cold War. London: Granta Books.
Williams, Raymond (1971), George